
Hiç yolda yürürken aniden önünüzde "Zınk!" diye duran biri oldu mu? Veya size çarpan, yetmezmiş gibi en havalı bakışını takınarak sizden özür bekleyen biri? Sıra beklerken inatla önünüze geçmek isteyen? Bindiğiniz otobüste yanına oturttuğu çocuğu kaldırmayıp yaşlı teyzelere sizin yer vermek zorunda kaldığınız bir durum? Haberlerdeki duygu sömürüleri, dizilerdeki iç böğürtüleri ve tabi ki arka arkaya tekerlemeler ile beyninizi delen ve bir türlü kurtulamadığınız reklamlar...
İşte o an bir fırtına kopar... Kalbinize kan daha sık pompalanır ve bu kan en son beyninize doğru sıçrarken kulaklarınızdan da dumanlar çıkararak geçer. Bir tatlı huzur yayılır sonra, makaradan boşalır gibi ağzınızdan sözcükler sıralanır. Hele de karşı taraftaki hala laf yetiştiriyorsa... Ohhhh söylendikçe rahatlarsınız. Ağzınıza bir bal parçası çalınır. Dilinizle çevirdikçe çevirirsiniz, karşı taraf haksızlığını anladıkça siz daha rahatlar, balın tadı dayanılmaz olur.
Herkes öfkesini anında forehand ile sahasından çıkaramıyor malum. Bir de balın tadını alamayıp öfkemizin sirkesinde turşulaştığımız hadiseler var. Hırsımızı alamamak ve rafine edilmemiş öfkemizin midemize damlaya damlaya göl olmasıyla daha da mı delinmesin midemiz, kramplarla kasılmasın.

O sebepten arada bir dağa bayıra çıkmak lazım, avaz avaz bağırmak lazım. Sporda terlerken acı çeken vücudun kıymetine odaklanmak ve başka tüm dertleri kafadan silmek, sağlıklı bir bünyeye tam da bu yüzden gerekli. Örgü örerken gözleri ortaya kilitlemek, böylelikle dış dünyaya kendini kapatmak, azıcık kaybolmak, uzun yürüyüşlere çıkmak, hayatın biz öfkelensek de öfkelenmesek de devam ettiğinin farkına varmak... Bal keyfini de balkonda güneşli bir pazar sabahı yapılan kahvaltılara saklamak, öfkenin sirkesine bulaşma ihtimalinden kaçınmak en güzeli.
23.09.2009
İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder