Biliyorum nerdeydin, o yeni biçilmiş çim kokularında değil mi? Bayar’dan İnönü’ye
geçen kestirme yollarda. O ulu çamların arasında ıslık çalan rüzgarda. Tartan pistte,
mahalle sitelerinin basket sahalarında, sosyal demokrat tenis kortlarında. Meçli
kısa sarı saçlarımda. Zihnimin bulutlarla
yarışan konuşma balonlarında (yürürken
geçtiğim her dala takılır, bozulur tekrar örülürdü). Bearshare’den indirip indirip
depoladığım şarkılarda (başa sarılıp yumak olurdu o şarkılar, sözleri ucuca
eklenip yol olurdu sonra, o yollara basar yürür, yürürdüm).
Gündüz gözüyle eve gelmelerim vardı ve balkondan yağmuru seyrederdim. Dizilerin CD’den izlendiği, yüreğimi söken diğer şarkıların daha yazılmadığı dönemlerdi. Öyle güvendiğim sezgilerimin beni hiç yanıltmadığı o zamanlarda, görünmez taşlara basa basa hayatım akardı. Kafamdaki soruların yüzdesi, cevaplardan fazlaydı. Ağaç kabuklarıyla konuşur, kaldırımla yolun kesiştiği yerden bir çiçek baş verdiğinde sevinç ve umutla ağlardım. Dostları evime davet eder, yemekler hazırlardım, içkileri yuvarlardık. Kabuğumun içine çekilmek diye bir şey bilmezdim. Ben yani hiçbir şey bilmezdim, herkesten öğrenirdim.
Sonraları yine aradım, bu sefer öğrendim; dünyayı arşınlayıp farklı şeyler gördükçe, her şeyi artık bildim sandım. Bildiklerim hoşuma gitmedi, öylece kabuğuma saklandım. Kendi derdime düştüm, en önemlisidir zannettiğim dertlerime yandım. Yaşadıklarımla, doydum sandım. Doymuşluğun hevessizliği, bilmişliğin kibri ile hala dener gibi yaptım. Hayat buymuş deyip kandım. Böyle olunca ilhamı kambur bildim, ondan uzaklaştım. Allah’ını sevdiğim ilhamım, ondan seni de yordum, süzülerek değil, sürünerek buralara kadar zahmet ettin geldin. Yüzüne kondurduğun mahcup/şımarık gülümsemenle, sinsi/aşikar iğnelerinle, akan yaşın/bıyık altı gülümsemenle hoşgeldin.
Gündüz gözüyle eve gelmelerim vardı ve balkondan yağmuru seyrederdim. Dizilerin CD’den izlendiği, yüreğimi söken diğer şarkıların daha yazılmadığı dönemlerdi. Öyle güvendiğim sezgilerimin beni hiç yanıltmadığı o zamanlarda, görünmez taşlara basa basa hayatım akardı. Kafamdaki soruların yüzdesi, cevaplardan fazlaydı. Ağaç kabuklarıyla konuşur, kaldırımla yolun kesiştiği yerden bir çiçek baş verdiğinde sevinç ve umutla ağlardım. Dostları evime davet eder, yemekler hazırlardım, içkileri yuvarlardık. Kabuğumun içine çekilmek diye bir şey bilmezdim. Ben yani hiçbir şey bilmezdim, herkesten öğrenirdim.
Sonraları yine aradım, bu sefer öğrendim; dünyayı arşınlayıp farklı şeyler gördükçe, her şeyi artık bildim sandım. Bildiklerim hoşuma gitmedi, öylece kabuğuma saklandım. Kendi derdime düştüm, en önemlisidir zannettiğim dertlerime yandım. Yaşadıklarımla, doydum sandım. Doymuşluğun hevessizliği, bilmişliğin kibri ile hala dener gibi yaptım. Hayat buymuş deyip kandım. Böyle olunca ilhamı kambur bildim, ondan uzaklaştım. Allah’ını sevdiğim ilhamım, ondan seni de yordum, süzülerek değil, sürünerek buralara kadar zahmet ettin geldin. Yüzüne kondurduğun mahcup/şımarık gülümsemenle, sinsi/aşikar iğnelerinle, akan yaşın/bıyık altı gülümsemenle hoşgeldin.
Hala çiçekler tomurcuklanıp coşarmış ha demek, kayaların arasından oyuklar açılırmış, arasında sonsuzluğa yürür gibi dolaşmak
ne ferahmış. Sevmek duygusu hep taze, üzerinde dumanları tütermiş, iştahı kapatır,
uykuları gizlermiş. Hep illallah ettiğim yokuşları hevesle çıkabilirmişim,
nefesim kesilene kadar koşabilirmişim. Yıllardır
dinlediğime yemin edebileceğim ama yeni çıkmış şarkıları, eski derin hislerle dinleyebilirmişim.
Çok uzaklaşmamışsın ilham kamburum, hep
izlemişsin beni, nasıl şükredeyim. O asayı bana dokundurdun da, şimdiki
dirilişim muhakkak ondan. Yoksa fazlasıyla terk ettiğim umudum, bile bile
gezindiğim kurumuş topraktan nasıl
fışkırırdı. Gözüme ferini nasıl ulaştırırdı. Kaybolmamak için tutunduğum
sinirlerime, sakinliği nasıl sevdirirdi. Enayilik addettiğim güvene beni nasıl
kavuştururdu. Mevsimlerin yerlerini nasıl değiştirirdi. Karları iteler, içimi
nasıl ısıtırdı. Doğanın uyanışını tekrar nasıl benleştirirdi. Severim seni de,
Allah’ını da, ilham kamburum. Sen de kurtulursun yükünden artık, madem ki uyandım. Tazelenir, kendi içine de zerk edersin uyanışı. Koluma girer, yardım edersin de yine süzülürüz.
Kırdırırsın kabuğumu, kaderim olmaktan çıkarırsın. Belki de terk ettirirsin bu
şehrin kömürleşmiş, siyahlarını da yanaklarıma bulaştırmış insanlarından beni. Başka yöntem bilemediğim için beslediğim yaralarımdan
cerahati sızdırır, kalanını kurutur, iyileştirirsin. İnancımı kuvvetlendirir,
beni umudumdan, kim olduğumdan emin kılarsın. Hatırlarım da inanırım geleceğime,
hissederim de bilirim yine gerçeğimi. Yeni duyduğum şarkılar gibi yeni
sorularımı da tanıdık olanlarla eşleştiririm, sana tutunan iplerimi tekrar çözülmemek üzere birleştiririm.
Seni de, Allahını da severim.