21.5.13

Unutmadan Paris

5 gece 6 günlük, yarıdan fazlası mecburi Paris ziyaretimde beklediğim verimi alamadım. Çok tırstırdılar, metrolardan zıp zıp geçemedim. Melankolik Paris beni çok zorladı, ısrar etti, ben de arada bir ağladım, kırmadım. Mal gibi, bir aşk bulurum, bir işaret görürüm, bir anons işitirim diye dolaştım durdum, ancak badi badi yürüten alçak Camperlarım yüzünden bir yere kadar yetişebildim, yetişemediklerim de yine çok sınırlıydı.

Paris Paris dediler gittik. Kendini bulursun, anlarsın, içinde hissedersin dediler. O kadar hayati bir etki hissetmesem de yine ilk günden alıştım. Yolları haritasız çıkardım, sokaktaki evsizlere otelden sandviç yaptım da götürdüm. Velakin Paris beni, benim onu sevdiğimden daha fazla sevdi, hemen bırakmak istemedi. Son golü sıkı oldu ama bu oyunu da hoşuma gitti. Finansal etkisini ilerleyen günlerde ayrı bir hissedeceğim, umarım hızlıca atlatırım.

Parizyenler maalesef çok depresif çıktı, düzeltmeye yetişemedim (Fransız dokulu Türkçe cümle kurmuşum, bkz: "J'arrive pas"). Her gün ayrı bir "shitty weather" hikayesi. Halbuki bilseler İstanbullular ılık yağmuru göremeden kıştan yaza ışık hızıyla geçiyor. "Ben havayı sevdim" dedikçe gıcık olmuşlardır bana, kimbilir.

İlk günler Opera ve civarında vakit geçirdiğimden, tüm Paris'i öyle sandım. Sıra sıra, tek tip, oymalı-kakmalı binalardan biraz daraldım açıkçası. İlk akşama (Çarşamba) Moulin Rouge civarında takılarak başladım. Perşembe iş arkadaşımla Louvre civarında şirin küçük bir restorana gittik. Kandil kandil, içtim şarabından, Allah affetsin. Louvre'un piramitlerine ilk bakışımı baktım, o ara biraz "Paris'e geldim" havalarına girmeye başladım. Cuma akşamı, sonunda Saint-Germain'i görebildim, en sevdiğim yer orası oldu (unutmadan notlar 1: Eve gidince “Paris Je T'aime” izlemeliyim ki iyice pekişsin). Son zamanların en sıkı sürprizini “Brassaire le Lipp”de yaşadım. "Bi bakıp çıkıcam" deyince, adım yüzümde yazıyormuş gibi: "Şen?" diye sordu garson. "Aman yakalandım" dedim önce, sonra belki kurtarırım umuduyla: "Nurşen?" diye soruyla karşılık verdim. Adam ısrarla "Evet evet Nurşen, Madam, yukarıda 4 kişilik masanız hazır" diyor... Kardeşim, hani bir ara bir mail atmıştım evet, ama ne cevap verdiniz ne salladınız. Nerden çıktı simdi bu, aylar öncesinden rezervasyon yaptırılabilen bir restoranda, "Ya bi arkadaşa bakıp çıkıcam" ayağımın ortasından vurdunuz. "Eh peki oyle olsun" dedim, tabi şoklardan şok beğeniyorum bir yandan, çıktım dışarı, "Arkadaşlar 4 kişilik masam hazırmış, hadi bendensiniz" dedim. Şaşkın bakışlar ve uyuşmuş adımlarla içeri girdik. Kosssskoca Lipp, ne Miterandlar ne Bridget Bardotlar görmüş... Bi de bizi gördü, üstelik alnımın ortasından tanıyarak ve ismimi doğru telaffuz ederek...Büyüksün Lipp, canard'imin kanadını sana kaldırıyorum!

Saint-germain'deki bu kader oyunundan sonra Olivier isimli Couchsurfer'dan fazlası olan sevgili yardımsever arkadaşım ve ondan daha yardımsever olmasın (sayesinde bedavadan Mona Lisa'yi gördüm) Aida ile turumuza devam ettik. Yürü babam yürü, Notre-Damme'dan geçtik, kösedeki çeşmeden içtim, beni geri çağırır diye. Modern müzenin etrafında bir gençlik pub'ina oturduk. İçeride coşkulu kalabalık ve iyi müzik olsa da daha fazla yorulmayalım diyerek çok geçmeden evlere dağıldık.

Dönüşte beni iki önceki aksam olduğu gibi Faslı şirin barmenimiz karşıladı ve içki ikram etti. İçkiyi ve iltifatları kabul, gerisini reddettim. Hayat... Sabah kalktığımda kapımın altından attığı notunu okudum, mailini bırakmış, belki yazarım. On verra.

Cumartesi artık Eiffel'i adam akıllı ziyaret etmenin vaktiydi. Üç gün boyunca o kadar Eiffel temalı incik-cincik gördüm ki, ilk bakışta dev bir anahtarlık gibi geldi bana kendisi. Yorgun olduğumda böyle alıklıklar yapabiliyorum. Yine bir ödevi tamamlar gibi sağına soluna baktım, önünden arkasından dolaştım fln. Bi gittim bi geldim, iki ileri bir geri... Amaan neyse iste. Sonra uzaklaşmaya çalıştım ama ne kadar uzaklaşsan dibinde gibi. Arkasindan bir bot turu, Arc de Triomph ve Champs Elysses patlattım. Yagmur başladığında kendimi Fitzgerald'da bir kafeye attım. Sonra da bu kadar turistlik yeter diyerek arkadaşlarımla buluşmak için şehrin doğusunda kalan Buttes Chaumont parkına gittim. İçinde accayip kafa insanların bulunduğu, turistlerden uzak, tam bir indoor-outdoor karışık, danslı-müzikli bir bar var. Olivier beni diğer arkadaşlarıyla da tanıştırdı. En iyi özellikleri yaşıtım olmalarıydı. Demek ki bir yerlerde hala böyle mekanlarda çoğunluktayız :-) orada Finli bir arkadaş edindim, hemen kaynaştık, ismi Virpi. Kızıl saclı mavi gözlü tam bir Finli güzeli kız. Tabi onu da İstanbul'a davet ettim. Turum boyunca o kadar kişiyi çağırdım ki, hepsi bir anda gelmez umarım :-P

Cumartesi gecemizin sonunda Walter isimli, Rus tipli-Fransız ateşli arkadaşımız, elimden tutarak beni escargot (salyangoz) yemeye götürdü. Tabi yolda bir suru genc topluca beeele yuruyoruz, o tarafa doğru. Kahkahalar konuşmalar...Salyangozcumuzun mutfağı kapattığını öğrenince, ben de "Eh isim bitti" diyerek yanlarından ayrıldım. Dans ederken dirseğiyle sağ kaşımın üstüne çarpan Walter'in, alnım yerine bu sefer dudaklarımı öpmesine izin verdim. Ne de olsa kibar çocuktu :-)

Pazar sabahı, bir mallığa uyanacağımı nerden bilebilirdim. Montmarte arkasından Virpi ile kısa turum sonrası otele döndüm. Japon şoför amcaya Orly'e çek dedim, son Paris turumu attim. Bu güzel ve melankolik dakikalar, uçağımın aslında Charles de Golle'den kalkacağını öğrendiğimde bana boncuk boncuk ter olarak döndü. Japon amcamızı, panik halinde konuştuğumdan daha bir bozulan Fransızcamla yolundan döndürmeyi başardım, bir umut yetişirim, yetişemezsem oradan kalkan başka bir uçağa binerim diye CDG'e çektirdim. Tabi bu hayalim, Sahra Colu'ne dusen bir buz daği gibi, pof diye patlayıp eriyiverdi. Neyse ki Onur Air'de bir sonraki günün bileti beklediğimden çok ucuz çıktı, aldım hemen. Sonra da yeni ama şimdiden vefakar, yardımsever arkadaşım Olivier'e haber verdim. Yazık n'apsın, "Bende kalabilirsin" dedi. Arkasından patronuma ve annemlere de yaptığım bu mallığı ilettim. O sırada Paris, onu bırakamamamdan gelen mutluluk gözyaşlarıyla şehri baya bir sulamaya devam ediyordu. Tamam Paris, uzatmayalım artık dramayı...

Olivier'in dedaktik-informatik talimatları ve bavulumu taşımaya gönüllü Paris halkı sayesinde eve rahat geldim. 27 metrekarelik gayet pratik bir evde oturuyor Oliviercik. Eve gelir gelmez kabakları soymaya başladı. Hophop iki soğan, domates sosu, makarna haşlıyor obur yandan... Bi baktım sofrayı da kurmuş ben makus talihime hayıflanırken. Çok düzenli-tertipli bir erkek. Minicik evde herşeyin bir kutusu, bir küçük dolabı var. Geri kalan yerlere de kitaplarını dizmiş, kendisi diplomalı filozof. Bir de havaya hayıflanmasa, Parisli demezsin. Ama iste, "everybody loves raymond" durumu da var, kendisiyse bihaber gibi davranıyor.

Hemen Virpileri çağırdı. Kozalaktan yapılan Fin işi bir içki ikram etti. Benim dutyfree'den aldığım mayhoş Granovka... derken, iki yudumda iyice mayismisim. Sonlara dogru portakal gibi, turunç gibi (unutmadan notlar 2: isimleri sorulacak) bir içkiyi daha açtı. Adam sundukça sunuyor. Eee üç güzel kızı evinde misafir etmek öyle kolay değil. Gerci çocukcağızın doğası bu, çaktırmadan-göstermeden iyilikte bulunmak.

Yorgun gözlerim beni iyice ele verince kızlar kalktılar. Ertesi güne sözleştik Virpicimle, ama üşümekten kalıplaşmış vücudumu yataktan zor kaldırdığımdan, hava çok bozduğundan (wow, demek ben de Parisli oldum:-)) ve "otobüse bin-in, durak takip et, saat takip et" paniğini yasamak istemediğimden Virpi'ye gelemeyeceğimi haber verdim. Evde güzelce kahvaltımızı yaptık. Olivier bana kğoossaaanh almış, annesinin erik ve frambuaz (aslında daha küçüğü olan bir meyve) reçellerinden surdum de yedim. Sonra o bilgisayarda isini yapti, ben de yayılmaca, internete bakmaca, müzik dinlemece ve dinlenmece aktivitelerinde bulundum. Sonra acıktık, Coloniel Fabien civarındaki kanala yakin (artik orasi neresi oluyorsa, bilemeyeceğim) yerlerden birine oturduk. Sonunda orada, Müslüman mahallesinde satılamayan o meşhur salyangozlardan yedim. Güzel ama bir daha yemem çok gerekli değil. Olivier'in Dutch arkadaşı Flora ve onun Ekvatorlu dağcı arkadaşı Alex orada bize katıldı. Alex'in gözlerinde, "Acaba bir gün daha kalmamın sebebi bu adam olabilir mi"yi arasam da, olumlu cevap alabildiğimi söyleyemem. Bazen kaderi zorlamamak lazım.

Planlar yapıldı, önce Olivier'e gidildi, orada Alex, Latin dağcı kaslarıyla bize gitar çaldı. Ben o sebebi biraz daha aradım, sonra canim sıkıldı bu arama isinden, vazgeçtim. Sağolsun Flora, sonraki planlarını beni Gare du Nord'a bırakma üzerinden yaptı da gara kadar bana eşlik ettiler. Ayrılırken onları da İstanbul'a çağırdım (Alex sen yine de geleceksen tek gel).

Olivier trene bindirdi beni, "Gidince haber ver" tembihlerinde bulundu, sonra da havaalanına üç saat kadar önceden varmış oldum. Havaalanında, Paris'te yanımdan ayırmak istesem de ayıramadığım şemsiyemi unuttum. Böylelikle rahatladım.

Paris, sen beni daha çok sevdin itiraf et. Ben de sana karşı boş değilim. Umarım bir daha gelirim. Zaten ben gelemesem de, sen beni çağırırsın :-)

Toute suite canim!

Nüğşenin...