19.9.16

İstanbul, bir iz bana...

Bir zamanlar… o sıkışmış-preslenmiş konsantre dar zamanlardı. Toz zerreciklerinin klimalardan çıkıp burun deliklerime girdiği o zamanlarda, tıfıllığımı çaktırmayarak büyük işlerin altından kalkmaya çalışırken… ve her kıpırdayışımda şikayet ederken, hayatın anlamını şimdiye göre çok erken bir yaşımda en derin felsefik şekilde sorgularken… ne de tatlıymışım.  

Bir zamanlar, işi ofisle birlikte, bilgisayar kasaları ve çay ocağı dahil üzerime yüklemiş, inandığım ama kimseye inandıramadığım o geniş ufuklarımı içime göçürmüşken, öyle zavallı öyle kaybeden hissederken… ah ben ne güzelmişim. 

Rugan, köşeli burunlu botlarım vardı. Elimle ördüğüm kazaklarım vardı. İki pantolonum, bir eteğim, bir takımım vardı ve en fazla 3 gömleğim. Perma saçlarım, katkat giydiğim bluzlerim vardı. Çocuk kıyafetlerim ile daha da küçük gösterdiğimden, müşterilerin taarruzuna açık, kalkansız günlerim ve yıpranan sinirlerim…

Dünyanın öbür ucunda bir umudum vardı yine, sevinmemin erki elinde, beni sağa sola savurur, ben de beni savurduğu o ipleri ara sıra keserdim. Sonra tekrar her nasılsa tekrar ilmik ilmik işlenirdi o ip ve ben tekrar savrulurdum. Adına aşk derdim.

Okuduğum kitaplarım, dinlediğim CD’lerim vardı. Internet kafeye giderek eriştiğim, bir heyecanla beklediğim maillerim… Şirazemin kayması ile gömüldüğüm iç dünyam ve sonucunda ışıldayan yazılarım olurdu. Böyle sığ cümleler için yüzlerce gün beklemezdim, akşam mesai bitiminde illa çıkardı bir dörtlük, bir beyit, bilemedin bir mısra. Okları dışarıyı kanatır, beni gıdıklar, güldürürdü.

O güçlükten doğurduğum güç beni öyle bir keskin yolculuğa çıkardı ki İstanbul’a ve yani bugünlere gelebildim. Gözü kararmışlık ve ateşe güneş yağı ile gitmek kerizliği o yıllarda ne güzel bir hazineymiş. Şimdi o ateş ispirto alevi gibi, roketi fişeklemeye yetmiyor, ancak çorbayı sıcak tutmaya yarıyor. Kavuştuğum şekilsel refah, kafamı pışpışlıyor, arada bir de sopasını sallayıp sınırın dışına çıkan yerlerimi içeri ittiriyor.  Halbuki o kemiğe dayanan bıçak ne kıymetlidir. O başa çıkan hiddet alevi ne tatlıdır.  O gözü kararmışlık nasıl hız verir insana. Doğadaki her uyanışı işaret sayarsın, sonra ruhun coşar ve geriye dönmeden, pişmanlığı aklına getirmeden koşarsın hedefe.

Şimdi sağım solum minik toz bulutları ile çevrili yine. Ve yerimden tepretmeyen sorular… tamamlanmaya direnen o işler…  Ve içimde tükenen heveslerim. O alevi nasıl körüklemeliyim, harlanır mı beni yine yakar mı? Sonbahar yaprakları benim umudum olur mu? Rüzgarları beni tüm İstanbul hüznü ile birlikte dışarılara süpürür mü? Sokağımda yıkılıp en yeni en sağlam haliyle dikilen apartmanlar gibi, benim de 12 yıldır süregelen hayat dekorum değişir mi? Şekilsiz kulelerin yerini beşibiryerde ağaçlar, mahalle sakini kargalarımın yerini kafa didikleyen yamalı renkli kuşlar, sokak kedilerin yerini ince uzun gagalı iri tavuklar alır mı? Ve yürüdüğüm o yamuk-biçimsiz-dar kaldırımlar genişler, beni çimlerin ortasına alır ve sol şeritten ilerletir mi?

Boğaz köprüsünün kana ve ah’a bulanmamış haline de veda ettim ben, onun yerine yanlarına plaj kurulu nehirler gelsin.  Simit çay kokulu vapur sefalarını çok özleyeyim, sürat motoru gibi nehri yaran şehir kedisi "citycat"lerde. Sahilde çitlediğim çiğdemleri anayım, ağaç dallarından böğürtlen topladığım dağ gezilerinde. Ve tekrar tekrar, derin derin içime çekebileyim temiz havayı, korkusuz ve sakin. İstanbul’da geçirdiğim ilk yetişkinlik günlerimi sararak kaldırayım, en egzotik haliyle, pembe köprülü manzaralarıyla, avokadolu burgerleri – yüzkırbaçlı biralarıyla, karanlık ve ıssız parklarıyla, geniş kumsallarına vuran dalgaları- üzerinde sörfçüleriyle yeni hayatımı kuracağım diyarları yerine koyayım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder