Bir
zamanlar… o sıkışmış-preslenmiş konsantre dar zamanlardı. Toz zerreciklerinin klimalardan çıkıp burun
deliklerime girdiği o zamanlarda, tıfıllığımı çaktırmayarak büyük işlerin
altından kalkmaya çalışırken… ve her kıpırdayışımda şikayet ederken, hayatın
anlamını şimdiye göre çok erken bir yaşımda en derin felsefik şekilde
sorgularken… ne de tatlıymışım.
Bir
zamanlar, işi ofisle birlikte, bilgisayar kasaları ve çay ocağı dahil üzerime yüklemiş,
inandığım ama kimseye inandıramadığım o geniş ufuklarımı içime göçürmüşken,
öyle zavallı öyle kaybeden hissederken… ah ben ne güzelmişim.
Rugan, köşeli
burunlu botlarım vardı. Elimle ördüğüm kazaklarım vardı. İki pantolonum, bir
eteğim, bir takımım vardı ve en fazla 3 gömleğim. Perma saçlarım, katkat
giydiğim bluzlerim vardı. Çocuk kıyafetlerim ile daha da küçük gösterdiğimden,
müşterilerin taarruzuna açık, kalkansız günlerim ve yıpranan sinirlerim…
Dünyanın
öbür ucunda bir umudum vardı yine, sevinmemin erki elinde, beni sağa
sola savurur, ben de beni savurduğu o ipleri ara sıra keserdim. Sonra tekrar
her nasılsa tekrar ilmik ilmik işlenirdi o ip ve ben tekrar savrulurdum. Adına
aşk derdim.
Okuduğum
kitaplarım, dinlediğim CD’lerim vardı. Internet kafeye giderek eriştiğim, bir
heyecanla beklediğim maillerim… Şirazemin kayması ile gömüldüğüm iç dünyam ve
sonucunda ışıldayan yazılarım olurdu. Böyle sığ cümleler için yüzlerce gün
beklemezdim, akşam mesai bitiminde illa çıkardı bir dörtlük, bir beyit,
bilemedin bir mısra. Okları dışarıyı kanatır, beni gıdıklar, güldürürdü.
O güçlükten
doğurduğum güç beni öyle bir keskin yolculuğa çıkardı ki İstanbul’a ve yani
bugünlere gelebildim. Gözü kararmışlık ve ateşe güneş yağı ile gitmek kerizliği
o yıllarda ne güzel bir hazineymiş. Şimdi o ateş ispirto alevi gibi, roketi
fişeklemeye yetmiyor, ancak çorbayı sıcak tutmaya yarıyor. Kavuştuğum şekilsel refah,
kafamı pışpışlıyor, arada bir de sopasını sallayıp sınırın dışına çıkan
yerlerimi içeri ittiriyor. Halbuki o kemiğe dayanan bıçak ne kıymetlidir.
O başa çıkan hiddet alevi ne tatlıdır. O gözü kararmışlık nasıl hız verir
insana. Doğadaki her uyanışı işaret sayarsın, sonra ruhun coşar ve geriye dönmeden,
pişmanlığı aklına getirmeden koşarsın hedefe.
Şimdi sağım
solum minik toz bulutları ile çevrili yine. Ve yerimden tepretmeyen sorular…
tamamlanmaya direnen o işler… Ve içimde tükenen heveslerim. O alevi
nasıl körüklemeliyim, harlanır mı beni yine yakar mı? Sonbahar yaprakları benim
umudum olur mu? Rüzgarları beni tüm İstanbul hüznü ile birlikte dışarılara
süpürür mü? Sokağımda yıkılıp en yeni en sağlam haliyle dikilen apartmanlar
gibi, benim de 12 yıldır süregelen hayat dekorum değişir mi? Şekilsiz kulelerin
yerini beşibiryerde ağaçlar, mahalle sakini kargalarımın yerini kafa didikleyen
yamalı renkli kuşlar, sokak kedilerin yerini ince uzun gagalı iri
tavuklar alır mı? Ve yürüdüğüm o yamuk-biçimsiz-dar kaldırımlar genişler, beni
çimlerin ortasına alır ve sol şeritten ilerletir mi?
Boğaz
köprüsünün kana ve ah’a bulanmamış haline de veda ettim ben, onun yerine
yanlarına plaj kurulu nehirler gelsin. Simit çay kokulu vapur sefalarını
çok özleyeyim, sürat motoru gibi nehri yaran şehir kedisi "citycat"lerde. Sahilde
çitlediğim çiğdemleri anayım, ağaç dallarından böğürtlen topladığım dağ
gezilerinde. Ve tekrar tekrar, derin derin içime çekebileyim temiz havayı,
korkusuz ve sakin. İstanbul’da geçirdiğim ilk yetişkinlik günlerimi sararak
kaldırayım, en egzotik haliyle, pembe köprülü manzaralarıyla, avokadolu
burgerleri – yüzkırbaçlı biralarıyla, karanlık ve ıssız parklarıyla, geniş
kumsallarına vuran dalgaları- üzerinde sörfçüleriyle yeni hayatımı kuracağım
diyarları yerine koyayım.
Değişim zamanı...
10 yıl önce
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder